Bazı şarkılar romantizmi süslemeden taşır; bu yüzden daha gerçek ve daha kalıcıdır. 14 Şubat’ı kalabalığa karışmadan, içeride daha sakin bir ritüele çevirmek isterseniz; iyi bir ses, yumuşak bir ışık ve birlikte seçilmiş birkaç kayıt yeter. Aşkın sadece ‘mutlu son’ olmadığını; bazen veda, bazen takıntı, bazen de aynı hikâyeye iki farklı yerden verilen bir cevap olduğunu hatırlatan parçalar…
Listenin görünmeyen merkezinde Pattie Boyd var. George Harrison’ın Beatles kataloğundaki en ikonik aşk cümlelerinden biri sayılan “Something” yıllarca Boyd’la ilişkilendirildi; Boyd da anılarında şarkının kendisine yazıldığını aktarır. Aynı eksen Eric Clapton’da bambaşka bir tona dönüşür: “Wonderful Tonight”, büyük bir dramdan değil; küçük bir anın romantizminden beslenir. Clapton’ın, Boyd hazırlanırken onu beklediği sırada yazdığı anlatılan bu parça, gündelik bir sahneyi “yakın plan” bir balada çevirir. Hikâyenin fırtınalı zirvesi ise Derek and the Dominos’un “Layla”sıdır: Clapton’ın karmaşık, çoğu zaman karşılıksız kalan duygularından güç alan şarkı; sadece bir aşk ilanı değil, rock tarihinde “iç çekişin” kayda geçtiği en büyük anlardan biri gibi durur. Bu üç kayıt arka arkaya dinlendiğinde, aşkın aynı kişiye bakan üç ayrı yüzü duyulur: zarafet, huzur ve kontrol edilemeyen çekim.
Fleetwood Mac cephesinde aşk, stüdyoda bile bitmeyen bir konuşmaya dönüşür. Rumours döneminde Lindsey Buckingham ile Stevie Nicks ayrılığın ortasında aynı albümü kaydederken, Buckingham’ın “Go Your Own Way”i kırgınlığın daha sert, daha köşeli cümlelerini taşır. Nicks’in “Dreams”i ise aynı hikâyeyi daha sakin ama daha delici bir dille anlatır. Nicks’in parçayı Sausalito’daki Record Plant’te, kısa bir anda yazdığını anlatması da şarkının atmosferine çok yakışır: yalnızlık, serinlik ve netlik… Bu iki parçayı arka arkaya açtığınızda bir ilişkinin aynı anda hem bittiğini hem de sanata dönüştüğünü duyarsınız. Romantizm burada “mutlu son” değil; aynı odada biten bir ilişkinin müzikle devam etmesidir.
Her “aşk şarkısı” da illa aşkı anlatmak zorunda değildir. Dolly Parton’ın “I Will Always Love You”su bugün dev bir romantik yemin gibi bilinse de, Parton parçayı mentorü ve iş ortağı Porter Wagoner’la profesyonel olarak yollarını ayırırken bir veda cümlesi olarak yazdığını söyler. Bu bilgi şarkıyı daha da büyütür; çünkü merkezinde “kal” ısrarı değil, “gideceğim ama sevgi kalacak” inceliği vardır. Bu yüzden romantik bir akşamda çaldığında sadece aşka değil; olgunluğa da dokunur: incitmeden ayrılmak, iyi dilemek, sevgiyle geri çekilmek. Beatles dağıldıktan sonraki zor dönemde Paul McCartney’nin “Maybe I’m Amazed” şarkısında da benzer bir “tutunma” hâli görülür; sanki Linda’ya dayanarak ayakta kalışını anlatır.
Amy Winehouse’un “Back to Black”i, 2000’ler soul-jazz damarında kalp kırıklığını en çıplak hâliyle kayda alan modern bir klasik. Şarkı romantik bir jestten çok; geri dönüşsüz bir ayrılığın bıraktığı boşluğu ve bu boşluğun zamanla kendini tekrar eden bir sarmala dönüşmesini anlatır. Winehouse’ta aşk “güzel” olmaktan önce gerçektir: bir ilişkinin bitişinden ziyade, bitişten sonra insanın kendine nasıl döndüğünü, yalnızlığın nasıl ağırlaştığını ve tekrar eden bir karanlığa nasıl evrildiğini duyurur.
Ve elbette Avrupa pop kültürünün “yasaklı” klasiği: Serge Gainsbourg & Jane Birkin'den “Je t’aime… moi non plus”. Şarkının önce Brigitte Bardot için yazılması, sonra Birkin’le kaydedilen versiyonunun açık erotizmi nedeniyle yıllarca tartışılması ve kimi yerlerde yasaklarla anılması; onu sadece bir parça olmaktan çıkarıp bir “dönem kaydı”na dönüştürür. Bu kayıt, aşkın zarif ve kontrollü tarafıyla sınırlı olmadığını hatırlatır: bazen aşkta risk ve skandal vardır ve bazen müzik bunu filtrelemeden kayda alır.
Bu seçki, 14 Şubat’ı gösterişe kaçmadan ama özenle tamamlamak için iyi bir eşlikçi: hikâyesi olan kayıtlar, net duygular ve sakin bir tempo. Parçalar bittiğinde geriye; paylaşılan an ve iz bırakan hikâyeler kalır.