David Bowie, stil ve müziği en etkileyici şekilde birleştiren isimlerden biriydi. Kıyafetleri sadece birer kostüm değil, dönemsel manifestolardı. Müzikleri ise hit olmanın çok ötesinde, birer atmosferdi. Her albümde başka biri gibi davranmadı; gerçekten başka biri oldu. Bowie’nin kariyeri, bir figürün çizgisel gelişiminden çok, parçalı bir evren gibiydi. Her dönem başka bir enerji, başka bir tavır.
1972’de Ziggy Stardust olarak sahneye çıktığında, sadece glam rock’ı değil, sahneye bakan bakışı da değiştirdi. Uzaylı bir persona üzerinden cinsiyet rollerini bulanıklaştırdı. Sahne bir konser değil, bir evren oldu. Androjen estetik, teatral mizansenler ve kendine has bir soğukkanlılık. Bowie, ilk kez orada “kimlik” fikrini yerle bir etti. Ve sonra, tam herkes ona alışmışken, Ziggy’ye veda etti
Berlin yılları, Bowie’nin en keskin virajıydı. 1976’da Almanya’ya taşınıp Brian Eno’yla çalışmaya başladı. Low, “Heroes” ve Lodger, sadece ses dünyası değil, his dünyası değiştiren albümlerdi. Minimal beat'ler, kirli synth'ler, yapısal boşluklar... Rock’tan çıkıp başka bir frekansa geçti. Riskliydi, ama Bowie’nin zaten konforla işi yoktu. O hep birkaç adım ilerideydi. Popüler beklentilere göre değil, kendi estetik çizgisi üzerinden inşa etti.
Daha da alan açarak, 80’lerde daha geniş kitleyle buluştu; Let’s Dance, China Girl, Modern Love... Bu dönemde bile, her klipte, her sahnede farklı bir alt metin vardı. Bowie, her zaman ikili anlatımı kullandı. Yüzeyde bir pop figürü, derinlikte bir kışkırtıcı.
Sinemada da iyi işler başardı. The Man Who Fell to Earth’te resmen dünya dışı biri gibi durdu çünkü Bowie zaten normal bir çerçeve içerisinde değildi. Merry Christmas Mr. Lawrence’ta sessizliğiyle konuştu. Labyrinth’te karanlık bir masal figürüne dönüştü. The Prestige’de Nikola Tesla gibi bir rolü üstlendi.
2016’da yayımlanan Blackstar, onun sessiz vedasıydı. Doğum gününde çıktı, iki gün sonra hayatını kaybetti. Albüm boyunca ölümle hesaplaşıyor, vedalaşıyor, ama asla dramatikleşmiyordu. Soğuk, kontrollü, uzak... Tam Bowie tarzı.