Müzik tarihi yalnızca bestelerle ilerlemedi. Müzisyenin eline geçen her yeni araç, müziğin nasıl kaydedileceğini, nasıl duyulacağını ve nasıl üretileceğini değiştirdi. İlk dönemlerde ses, aynı odada paylaşılan bir andı. Sonra kayıt geldi; ardından sesin büyütülmesi, taşınması ve “stüdyoda yeniden kurulması” mümkün oldu. Bugün “sound” dediğimiz şeyin büyük kısmı, enstrümandan çok teknolojiyle şekilleniyor. Bu yazıda, oyunu gerçekten değiştiren buluşların; “öncesi nasıldı, sonrası ne oldu” netliğiyle aktarıyoruz.
İlk büyük kırılma mikrofonla geldi. Karbon mikrofon gibi erken çözümler, sesi elektrik sinyaline çevirip özellikle telefon teknolojisini mümkün kıldı; bu fikir kısa sürede erken radyo yayınlarında ve anons sistemlerinde de kullanıldı.
Mikrofonun müziğe etkisi çok netti: Şarkıcı ve enstrüman artık sadece “yüksek sesle çalmak” zorunda değildi; daha küçük nüanslar kayda girebildi. Bu kez sorun şuydu: Ses kayda giriyor ama kalabalıklar nasıl duyacak? Burada devreye hoparlör ve amplifikatör (güçlendirme) girdi. 1920’lerde Rice Kellogg çizgisinin şekillendirdiği modern dinamik hoparlör yaklaşımı, sesin verimli şekilde dışarı “itilmesini” standartlaştırdı. Bunun sonucunda ise konserler büyüdü, salonlar büyüdü, sahne dili büyüdü. Canlı müzik, mekan sınırlarını daha rahat aşmaya başladı.
Bir sonraki devrim, “kayıt” tarafında oldu: manyetik bant. 1930’ların ortasında AEG’nin Magnetophon’u ve BASF’nin bant üretimi, daha düşük maliyetli ve daha düzenlenebilir kayıt fikrini ciddi şekilde öne taşıdı;
Bantın müziğe etkisi şuydu: Kayıt artık tek seferlik bir an olmaktan çıktı. Daha iyi bir performans için tekrar alınabildi, bazı yerler kesilip düzeltilebildi. Bunun üstüne bir adım daha gelince stüdyo tamamen değişti: çok kanallı kayıt. Les Paul’un 1950’lerde çok kanallı kayıt fikrini zorlaması ve 1953’te “çok kanallı cihaz” fikrini netleştirmesi, bugün bildiğimiz overdub ve katmanlı prodüksiyonun yolunu açtı.
Öncesinde herkes aynı anda çalar, kayıt alınırdı. Sonrasında parçalar tek tek eklenebilir oldu; vokal katları, back vokaller, daha temiz miksler ve “stüdyoda inşa edilen” şarkılar normalleşti.
Stüdyo dili oturduktan sonra sıra bambaşka bir şeye geldi: Yeni ses üretmek. Burada synth oyunu değiştirdi. Robert Moog’un 1964’te geliştirdiği Moog modüler sistem, ticari anlamda “synth” fikrini yaygınlaştırdı ve analog synth konseptini standarda dönüştüren dönüm noktalarından biri oldu.
Önceleri müzikteki sesler büyük ölçüde fiziksel enstrümanlardan geliyordu. Zamanla elektronik enstrümanlar ve synth’ler devreye girdi; elektronik sesler pop, rock, film müzikleri derken günümüz prodüksiyonlarının en temel parçalarından biri oldu. Sonra “sampler” ortaya çıktı ve müzik yapma biçimini bir kez daha değiştirdi. Sampler’ın farkı şuydu: Artık bir sesi sadece kaydetmiyor, o kaydı bir enstrüman gibi tuşlara dağıtıp çalabiliyordun. 1979’da tanıtılan Fairlight CMI bu fikri geniş kitlelere gösteren en önemli cihazlardan biriydi; sampling’in popülerleşmesinde sembol haline geldi.
Son büyük kırılma ise vokalde yaşandı: Auto-Tune. Antares’in Auto-Tune’u 1997’de piyasaya çıktı ve temel hedefi sesin perde hatalarını daha kontrollü şekilde düzeltmekti.
Kısa süre sonra bir “düzeltme aracı” olmanın ötesine geçip bir estetik tercihe dönüştü; pop ve hip-hop başta olmak üzere modern vokal sound’unun imzası haline geldi.
Öncesinde vokal kaydı, hataya daha açıktı ve bazı şeyleri “yeniden söylemeden” kurtarmak zordu. Sonrasında hem daha temiz sonuç almak kolaylaştı, hem de efekt gibi kullanılan, karakterli bir vokal dili ortaya çıktı.
Mikrofonun “altın çağı” diyebileceğimiz dönemde (radyo ve stüdyo kayıtlarının patladığı yıllar), en çok parlayanlar yakın söyleyişiyle ünlü “crooner” vokaller oldu; Bing Crosby ve ardından Frank Sinatra, mikrofona yaklaşarak daha yumuşak, daha fısıltıya yakın bir yorumla kitlelere ulaşıp vokal tarzını değiştirdi.
Hoparlör güçlendirme ise sahneyi büyüttü: müzik küçük salonlardan çıkıp büyük konserlere taşındı; pop/rock yıldızlarının kitlesel canlı performansı gerçek anlamda mümkün oldu.
Synth tarafında kırılmayı net şekilde duyuran isimler ise: Wendy Carlos (Switched-On Bach), synth’i ana akımın kulağına soktu; Kraftwerk elektronik dili kurdu; pop tarafında Depeche Mode ve New Order synth’i sound’un omurgası yaptı. Auto-Tune ise önce düzeltme aracıydı, sonra estetik bir imzaya dönüştü: kitlelere güçlü şekilde Cher - “Believe” ile geçti, modern pop/hip-hop vokalinde T-Pain gibi isimlerle karakteristik bir stile dönüştü.
Mikrofon sesi yakaladı, hoparlör sesi büyüttü. Bant ve çok kanal stüdyoyu bir üretim alanına dönüştürdü. Synth yeni sesler açtı, sampler sesi ham madde yaptı. Auto-Tune ise vokalin kaderini değiştirdi. Bugün “modern prodüksiyon” dediğimiz şeyin omurgası tam olarak bu zincir.